Ölümün Gerçekliğiyle Yaşamak

Hepimiz bir gün öleceğimizi bilerek yaşıyoruz. Bu bilgi çoğu zaman zihnimizin arka planında duruyor; işe gidiyoruz, planlar yapıyoruz, çocuklarımızla ilgileniyoruz, günlük telaşlara kapılıyoruz. Fakat beklenmedik bir ölüm haberi aldığımızda, özellikle de ölen kişi gençse veya geride küçük çocuklar bırakmışsa, bu gerçek birdenbire görünür hâle geliyor.
“Daha yaşayacağı çok şey vardı,” diyoruz. Çünkü ölümün yalnızca bir hayatı değil, o hayatla bağlantılı ihtimalleri, ilişkileri ve gelecek hayallerini de sona erdirdiğini hissediyoruz.
Ben ölümden hep korktum. Çünkü ölümden sonra başka bir hayat olduğuna inanmıyorum. Benim için ölüm, uyumak ya da başka bir yere gitmek değil; hayatın sona ermesi demek. Bu nedenle “Allah rahmet eylesin”, “ışıklar içinde uyusun” veya “daha iyi bir yere gitti” gibi sözler bana her zaman teselli edici gelmiyor. İnançlı olmayan biri için toplumun sunduğu yas dili bazen kişinin gerçek duygularına hiç temas etmeyebilir.
İnsan, çevresindekilerin kullandığı sözlere uyum sağlamaya çalışırken kendi içinde çok farklı sorularla baş başa kalabilir:
Neden o? Neden şimdi? Neden bizim başımıza geldi? Hayat bu kadar kolay sona erebiliyorsa bütün bunların anlamı ne?
Bu soruların hemen bulunabilecek cevapları olmayabilir. Belki de asıl ihtiyaç, onlara hızla bir cevap vermek değil; bu soruların yarattığı korkuya, öfkeye ve çaresizliğe bir süre eşlik edebilmektir.
Ölümü hatırlamak hayatı değiştirebilir mi?
Bir ölüm haberi duyduğumuzda çoğu zaman “Hayat kısa, her anı dolu dolu yaşamalıyız” deriz. Fakat bunu sürekli uygulamak mümkün değildir. Hayat yalnızca unutulmaz anlardan oluşmaz. Sorumluluklar, yorgunluklar, kırgınlıklar, gündelik tartışmalar ve anlaşamadığımız insanlar da hayatın içindedir.
Ölümün farkında olmak, her günü son günümüzmüş gibi yaşamamız gerektiği anlamına gelmeyebilir. Belki daha gerçekçi olan, zaman zaman kendimize dönerek şu soruları sorabilmektir:
Bugün beni ne üzdü? Neye öfkelendim? Bana ne iyi geldi? Taşıdığım bu kırgınlık gerçekten bana mı ait? Bir ilişkide kalmak istiyorsam, ihtiyaçlarımı daha açık ifade edebilir miyim? Bu ilişki bana sürekli zarar veriyorsa kendimi nasıl koruyabilirim?
Bu farkındalık, hiç kimseyle tartışmamak ya da her kırgınlığı hemen çözmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Bazen özür dilememiz, bazen karşımızdakinin gönlünü almamız, bazen de haksızlığa uğradığımızı kabul edip o yükü artık taşımamayı seçmemiz gerekebilir. Bazı ilişkiler onarılır; bazılarındaysa sınır koymak veya uzaklaşmak daha koruyucu olabilir.
Anne olduktan sonra ölüm korkusunun değişmesi
Anne veya baba olduktan sonra ölüm düşüncesi farklı bir ağırlık kazanabilir. Kişi artık yalnızca kendi hayatının sona ermesinden değil, çocuğunu geride bırakma ihtimalinden de korkabilir. Küçük yaşta annesini ya da babasını kaybeden bir çocuğun yaşayacağı özlem, güvensizlik ve kafa karışıklığını düşünmek bile son derece acı verici olabilir.
Çocuklar da yas tutar ancak bunu her zaman yetişkinler gibi göstermezler. Aynı soruyu tekrar tekrar sorabilir, bir süre sonra oyunlarına dönebilir, daha öfkeli veya kaygılı davranabilir ya da kaybettikleri kişinin geri geleceğini düşünebilirler. Ölümü “uyku” veya “uzun bir yolculuk” şeklinde anlatmak özellikle küçük çocuklarda uyumaktan ya da ayrılıklardan korkmaya yol açabilir. Bu nedenle yaşına uygun, açık ve dürüst bir dil kullanmak; günlük düzenini mümkün olduğunca korumak ve yanında güvenilir bir yetişkinin bulunduğunu hissettirmek önemlidir.
Hayatta kalan ebeveyn içinse bu süreç iki kat ağır olabilir. Bir yandan kendi kaybıyla baş etmeye çalışırken diğer yandan çocuğunun sorularına cevap vermesi, onun güven duygusunu koruması ve günlük hayatı sürdürmesi gerekir. Böyle bir dönemde aileden, yakın çevreden veya bir ruh sağlığı uzmanından destek almak güçsüzlük değil; taşınması çok zor bir yükü paylaşabilmektir.
Terapide ölüm, yas ve inançsızlık üzerine konuşmak
Terapi ölümün önüne geçemez ve kaybedileni geri getiremez. Ölüm korkusunu tamamen ortadan kaldırmayı da vaat etmez. Fakat kişinin toplum içinde dile getiremediği düşüncelerine yer açabilir.
“Ben ölümden sonra bir hayat olduğuna inanmıyorum.”
“İnsanların teselli etmek için söyledikleri sözler bana iyi gelmiyor.”
“Çocuğumu geride bırakma ihtimaline dayanamıyorum.”
“Hayatın bu kadar adaletsiz olmasına öfkeliyim.”
Bu düşünceler yargılanmadan konuşulabildiğinde kişi, yaşadığı korkunun altında neler bulunduğunu daha iyi anlayabilir. Bazen ölüm korkusunun içinde sevdiklerini kaybetme endişesi, kontrolü yitirme duygusu, yarım kalmışlık veya yeterince yaşamamış olma kaygısı vardır. Bazen de kişi ölümden çok, geride kalanların yaşayacağı acıdan korkar.
Terapi, bu sorulara hazır ve değişmez cevaplar sunmak yerine kişinin kendi anlamını oluşturmasına yardımcı olabilir. İnançlı görünmek zorunda kalmadan, güçlüymüş gibi davranmadan ve başkalarının yas tutma biçimine uyum sağlamak zorunda hissetmeden konuşabileceği güvenli bir alan sağlayabilir.
Ölümün varlığını bilmek hayatı sürekli korku içinde yaşamamızı gerektirmez. Belki bu farkındalık bize yalnızca şunu hatırlatabilir: Zamanımız sınırlı olduğu için kendimizle ve başkalarıyla kurduğumuz ilişkiler önemlidir. Her günü kusursuz yaşamak mümkün değildir; ama zaman zaman durmak, ne hissettiğimizi fark etmek ve hayatımızı bize gerçekten anlamlı gelen değerlere biraz daha yaklaştırmak mümkündür.

